14 MAYIS BİLİMSEL ECZACILIK GÜNÜ BASIN AÇIKLAMASI “Sağlıklı Yaşamda Toplum Eczaneleri – Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerinin Gücü: Eczacı”

14 MAYIS BİLİMSEL ECZACILIK GÜNÜ BASIN AÇIKLAMASI

“Sağlıklı Yaşamda Toplum Eczaneleri – Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerinin Gücü: Eczacı”

 

Türk Eczacıları Birliği 45. Dönem Merkez Heyeti ve Denetleme Kurulu, Bilimsel Eczacılığın Kuruluşunun 187. Yıl dönemi olan 14 Mayıs Bilimsel Eczacılık Günü açıklamasını, 13 Mayıs 2026 tarihinde düzenlenen basın toplantısında paylaştı:


Ülkemizde bilimsel eczacılığın temellerini oluşturan ilk eczacılık sınıfının kurulduğu ve ilk eczacılık dersinin verildiği tarih olan 14 Mayıs 1839’dan bugüne tam 187 yıl geçti.

187 yıldan bu yana mesleğimizi bilimsellik, etik ilkeler ve halk sağlığının korunması üzerine inşa ediyoruz. Bugün Türkiye’nin dört bir yanında hizmet veren 30 bini aşkın toplum eczanesi ve kamuda, akademide, sanayide görev yapan 55 bin eczacı; sağlık sistemimizin en yaygın, en erişilebilir ve en güvenilir sağlık noktası olarak hizmet sunmaktadır.

Türk Eczacıları Birliği olarak bu yılki 14 Mayıs Bilimsel Eczacılık Günü temamızı:

“Sağlıklı Yaşamda Toplum Eczaneleri – Birinci Basamak Sağlık Hizmetlerinin Gücü: Eczacı” olarak belirledik.

Çünkü bugün dünyada sağlık sistemleri yalnızca hastalıkların tedavisi üzerine değil; koruyucu sağlık hizmetleri, bağımlılıkla mücadele, erken tanı, kronik hastalık yönetimi, yaşlı bakımı gibi toplum temelli sağlık hizmetleri üzerinden yeniden şekillenmektedir.

Dünyada özellikle COVID-19 dönemi sonrasında gelişmiş pek çok ülkede aşılama, kronik hastalık takibi, danışmanlık ve risk değerlendirme gibi hizmetlerde eczane temelli halk sağlığı yaklaşımlarının hız kazandığını görüyoruz. Eczaneler artık birçok ülkede birinci basamağın etkin bir bileşeni haline gelmiştir.

Türkiye’de de toplum eczaneleri, en hızlı ve en kolay ulaşılır birinci basamak sağlık kuruluşlarıdır. Doğru bir modelle yönetilmesi gereken bu güçlü ağ, birinci basamak sağlık hizmetlerini güçlendiren stratejik nitelik taşımaktadır. Ancak maalesef ülkemizde eczacıların sağlık sistemine sunabileceği katkıdan yeterince faydalanılmadığını görüyoruz.

Bugün eczanelerimizde sadece Sosyal Güvenlik Kurumu’na sunulan reçeteler bağlamında baktığımızda yılda yaklaşık 508 milyon reçete işlem görmektedir. Bu sayı sağlıkla ilgili en kritik noktalardan birinin eczaneler olduğunun açık göstergesidir.

Son TÜİK verilerine göre ülke nüfusumuzun hızla yaşlandığını ve buna bağlı olarak kronik hastalık yükünün artış gösterdiğini biliyoruz. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü verilerine göre son bir yıl içinde yaklaşık 30 milyon vatandaşımıza kronik hastalık taraması yapılmış ve 7 milyon yeni tanı konulmuştur. Bu yeni tanıların;

  • 6 milyonu obezite,
  • 700 bini kardiyovasküler risk,
  • 150 bini hipertansiyon,
  • 500 bini diyabet tanılarından oluşmaktadır.

Bunların yanı sıra her 5 kişiden 3’ünün kronik hastalık riski altında olduğunu görüyoruz.

Bu veriler bizlere daha güçlü bir birinci basamak sağlık sistemine, daha yaygın koruyucu sağlık hizmetlerine ve sahadaki sağlık profesyonellerinin daha etkin kullanılmasına ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

İşte tam da bu nedenle eczacının sağlık sistemi içerisindeki rolünün güçlendirilmesi artık zorunluluktur.

Eczanelerimiz;

  • kolay erişilebilir yapısıyla,
  • yaygın hizmet ağıyla,
  • bilimsel danışmanlık kapasitesiyle koruyucu sağlık hizmetlerinin en güçlü paydaşlarından biri olmalıdır.

İlaç-eczacılık alanımızdaki mevzuat ve uygulamalar bu çerçevede yapılandırılmalıdır.

Kronik hastalıkların yönetiminde, koruyucu sağlık hizmetlerinde, bağışıklama hizmetlerinde, çoklu ilaç kullanımına bağlı risklerin azaltılması ve ilaç etkileşimlerinin denetlenmesi gibi güvenli ilaç kullanımına ilişkin alanlarda verilecek sağlık hizmet sunumları;

  • gereksiz kamu harcamalarını azaltır,
  • erken risk tespiti sağlar ve
  • ulusal ölçekte veri üretir.

Bu hizmetlerle aynı zamanda hasta sağlığı ve memnuniyeti artar, sağlığa güven güçlenir.

Birbirinden farklı alanlarda çalışan Eczacılar etkin, güvenilir ve kaliteli ilacın güvencesi olmak gibi son derece hayati bir sorumluluğu omuzlarında taşımaktadır.

Eczacılar, kamuda, hastanelerde, akademide, ilaç endüstrisinde, kooperatif ve depolama ağlarında, meslek örgütlerinde görev yapmaktadır. Ayrıca ilaç politikalarının belirlendiği stratejik birimlerde, denetim ve ruhsatlandırma süreçlerinde, geri ödeme sistemlerinin yönetiminde, uzmanlıklarını sürdürmektedirler.

Hastanelerde önemli ilaç bütçelerini yöneten, ilaç temini, stok yönetimi ve ilaç güvenliği süreçlerini yürüten meslektaşlarımız yüksek bir sorumluluk bilinciyle görevlerini yerine getirmektedir. Buna karşın kamu eczacıları; kadro sayısındaki yetersizlik, özlük haklarının ve ekonomik taleplerin karşılanmaması, elverişsiz çalışma ortamları, eczacının personel tanımında hak ettiği konumda bulunmaması gibi yapısal sorunlar yaşamaktadır.

Bu sorunların artık aşılmasını istiyoruz.

Çünkü kamu eczacılığı güçlendirilmeden ve klinik eczacılık uygulamaları yaygınlaştırılmadan sağlık sistemimizin etkinliğini, verimliliğini ve kalitesini kalıcı olarak artırmak mümkün değildir.

Genç meslektaşlarımızın içinde bulunduğu istihdam darboğazı, mesleğimizin en yakıcı sorunlarının başında gelmektedir.

Plansız açılan fakülteler ve kontenjan artışları nedeniyle, artık ülkemizde eczacılık alanında ciddi bir istihdam krizi yaşanmaktadır.

2001 yılında yalnızca 8 olan eczacılık fakültesi sayısı bugün 64’e ulaşmıştır. Buna karşın fakültelerin yalnızca 19’u tam akredite eğitim verebilmektedir.

2017 yılında 1.448 olan yıllık mezun sayısı, 2025 yılında 3.868’e yükselmiştir. Son yıllarda her yıl yaklaşık 3800 eczacı mezun olurken halen fakültelerde öğrenim gören öğrenci sayısı ise 25 binin üzerindedir.

Sağlık alanındaki bir mesleğin mensuplarının işsiz bırakılması, ülkenin en büyük gücü olan genç insan sermayesinin heba edilmesidir.

Bununla birlikte iş bulamayan eczacıların karamsarlığa itilmesi, mesleklerinden ve toplumsal yaşamdan koparılmasıdır. Son yıllarda bu hatanın kısmen fark edildiğini ve sınırlı da olsa bazı düzeltici adımlarla fakülte kontenjanlarının azaltıldığını görüyoruz. Ancak sorunun kalıcı çözümü için daha planlı ve kalıcı adımlar gerekmektedir. Bunun için:

-   Yeni eczacılık fakültesi açılışları durdurulmalıdır,

-   Kontenjanlar ülke ihtiyaçları doğrultusunda bilimsel verilere dayalı olarak yeniden belirlenmelidir,

-   Eczacılık eğitimi başarı sıralaması 50 bin ile sınırlandırılmalı,

-   Eğitimde kalite ve akreditasyon esas alınmalıdır,

-   Akademik kadrosu yetersiz fakültelerde yeterli öğretim üyesi kadroları açılarak eğitim standartları yükseltilmeli, teknik altyapı eksiklikleri giderilmelidir,

-   Genç eczacıların istihdamı için kamu eczacılığı, klinik eczacılık ve endüstri eczacılığı alanlarında yeni, nitelikli ve sürdürülebilir istihdam modelleri oluşturulmalıdır.

Birinci basamak sağlık hizmetlerinin en önemli unsurlarından biri olan eczanelerimizde sunulan sağlık danışmanlığı ve ilaç hizmetleri 6197 Sayılı Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun ile düzenlenmektedir.

Mesleğimizin geleceğini doğrudan etkileyecek yasal düzenlemeler için ihtiyaçların tanımlanması, çözüm önerilerinin geliştirilmesi ilgili tüm paydaşların değerlendirmeleri ve şeffaflık ilkeleri doğrultusunda ele alınmalıdır.

Sağlık Bakanlığımızın gündeminde olduğu ifade edilen 6197 Sayılı Kanun’a ilişkin taslak çalışmalar Birliğimiz, Eczacılık Akademimiz ve Bölge Eczacı Odalarımızın katılımıyla gerçekleştirilen değerlendirme toplantılarında kapsamlı biçimde ele alınmıştır.

Türk Eczacıları Birliği ve 59 Bölge Eczacı Odamızın ortak yaklaşımı nettir: Eczacılık mevzuatında yapılacak düzenlemeler; meslek örgütünün görüşü alınarak, kamu yararı ve toplum sağlığı odağında hazırlanmalıdır.

Eczacılık mesleğinin geleceğini, özgür ve bağımsız eczane modelini ve toplum sağlığını riske atacak hiçbir yaklaşımı kabul etmiyoruz.

Eczacılığı basit bir ticaret faaliyeti haline getiren, ilacı ve sağlığı meta olarak gören anlayışlara karşı olduğumuzu açık ve net bir şekilde ifade ediyoruz.

İnsanlık, bir yandan teknolojik ve bilimsel yeniliklerin eşine rastlanmamış bir hızla ilerlediği tarihsel bir dönüm noktasındayken; diğer yandan uluslararası hukukun giderek işlevsizleşmesi, derinleşen eşitsizlikler, kalıcı hale gelen savaşlar ve artan toplumsal şiddet ile karşı karşıya kalmaktadır.

Bugün tüm dünya çok zor zamanlardan geçmektedir. Bir yanda Gazze’de yıllardır süren, tüm insani değerleri ve uluslararası hukuku hiçe sayan soykırım; diğer yanda küresel emperyalist güçlerin Grönland, Lübnan ve İran’da adeta hiçbir ülkenin sınır güvenliğinin olmadığını gözler önüne seren fiil ve tutumları. Bu bitmek tükenmek bilmeyen işgalci zihniyet, dünyada tüm insani öncelikleri ikinci plana atmaktadır. Bu nedenle insanlık emperyalizmin bu hadsiz ve barbar tavrına karşı ortak tavır içinde olmalıdır.

Diğer yandan toplumların temel önceliği, demokrasinin bütüncül bir biçimde uygulanması, yargının bağımsız ve güvenilir olması yanında düşüncenin özgür biçimde ifade edilmesinin önündeki engelleri kaldırmak olmalıdır.

Tüm bunların yanında; dünyada ve ülkemizde giderek artan gelirin ve refahın bölüşümündeki eşitsizlik, milyarlarca insanı yoksulluk ve çaresizlik içinde yaşamaya itmiştir. Küçük bir azınlığın dünyadaki gelirin önemli bir bölümüne sahip olması gelir eşitsizliği toplumların çözmesi gereken en temel küresel sorundur.

Tam da bu noktada; Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre yılda yaklaşık 9 milyon insan açlık veya açlıkla ilişkili hastalıklar nedeniyle ölürken; bunun 3 milyonunu çocuklar oluşturmaktadır. Silahlanma temelli politikalar, devletlerin sağlığa yeterince bütçe ayırmamasında da temel rol oynamaktadır. Bu nedenlerle birlikte küresel ölçekte;

  • İlaç tedarik zincirlerinde yaşanan kırılmalar,
  • Ham maddeye erişim sorunları,
  • Artan üretim maliyetleri,
  • Jeopolitik gelişmeler,
  • Yaşlanan nüfus ve kronik hastalık yükündeki artış sağlık sistemlerini doğrudan etkilemektedir.

Ülkemiz verilerine baktığımızda ise şunu görüyoruz:

  • OECD verilerine göre Türkiye’de sağlık harcamalarının Gayrisafi Yurt İçi Hasıla içindeki payı yaklaşık %5,3 düzeyindedir. OECD ortalaması ise %9,3 seviyesindedir.
  • Kişi başı ilaç harcamasına bakacak olursak OECD ülkelerinde bu rakam ortalama 570 dolar seviyesindeyken, Türkiye’de son 10 yılın en düşük seviyesi olan yaklaşık 131 dolar düzeyindedir.

OECD ortalamasının oldukça altında kalan bu oranlar, Türkiye’yi OECD ülkeleri arasında son sıralara yerleştirmektedir.

Sağlığa ayrılan kaynağın bu seviyelerde olması, doğrudan ilaç politikalarına da yansımaktadır. Son yıllarda özellikle yenilikçi ve yüksek maliyetli yeni nesil ilaçların Türkiye pazarına girişini olumsuz etkilemektedir. Nitekim küresel ilaç şirketleri, düşük geri ödeme seviyeleri ve kur baskısı nedeniyle Türkiye’den yavaş yavaş çekilmekte veya çok sınırlı sayıda yeni nesil ilaçla Türkiye pazarına girmektedir. Bu durum artık sıkça yaşadığımız bir sorun halini almıştır ve en çok da hastalarımız zarar görmektedir.

Avrupa’da yenilikçi ilaçların erişim oranı yaklaşık %46 düzeyindeyken, Türkiye’de bu oran %3 seviyelerine kadar gerilemiştir.

Öte yandan TÜİK’in sağlık harcamalarıyla ilgili açıkladığı rakamlara bakacak olursak, 2024 yılında toplam sağlık harcaması bir önceki yıla göre yüzde 89,6 artarak 2,3 trilyon TL’ye yükselmiştir. Ama burada dikkat çekici kısım şudur ki: vatandaşın cebinden yaptığı sağlık harcamaları da 442,3 milyar TL seviyesine çıkmıştır. Yani toplam sağlık harcamaları içinde vatandaşın cepten ödediği tutar artarak neredeyse yüzde 19’a kadar çıkmıştır. Bu nedenle bütçeden sağlığa ayrılan payın vatandaş lehine artırılması gerektiğinin altını bir kez daha çizmek istiyoruz.

Bu tablo bizlere ilaca erişim sorununun artık yapısal bir mesele haline geldiğini göstermektedir. Bu ciddi bir halk sağlığı sorunudur.

Türk Eczacıları Birliği olarak özellikle vurgulamak isteriz ki; ilaç yoklukları eczacıların iradesiyle ortaya çıkan bir durum değildir. Zira eczacılar olarak amacımız, bütün hastaların güvenli, etkili ve erişilebilir biçimde ilaçlara ulaşmasını sağlamaktır. Sorunun temel nedeni ilaç fiyatlandırma politikalarının mevcut ekonomik koşullar göz ardı edilerek belirlenmesidir.

Ülkemizde yerli ilaç üretiminin stratejik bir ulusal hedef olarak önceliklendirilmesi artık bir zorunluluktur. Akademik birikimimiz, yetişmiş insan kaynağımız ve Ar-Ge kapasitemiz, bu üretimi başarıyla gerçekleştirebilecek düzeydedir. Ancak bu potansiyelin hayata geçirilmesi için güçlü, istikrarlı ve uzun soluklu bir devlet politikasına ihtiyaç duyulmaktadır. Kendi ilaçlarımızı ülkemizde üretmediğimiz ve dışa bağımlılığı kırmadığımız sürece, ilaç yoklukları kronik ve yapısal bir sorun olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Türk Eczacıları Birliği, 70 yılı aşkın geçmişi ve 55 bin üyesinin gücüyle ilaca güvenli erişimin en önemli teminatlarındandır.

Mesleğimiz bugün; artan işletme maliyetleri, ilaç yoklukları, istihdam baskısı ve ekonomik zorluklar karşısında çok katmanlı bir mücadele vermektedir. Bu yalnızca mesleki değil, aynı zamanda halk sağlığının geleceğine ilişkin bir mücadeledir.

Bu nedenle eczacılık mesleğinin sorunları; günü kurtaran geçici yaklaşımlarla değil, akılcı, kalıcı ve sürdürülebilir politikalarla ele alınmalıdır.

Türk Eczacıları Birliği;

  • Halk sağlığını,
  • Mesleğimizin bilimsel niteliğini,
  • Eczacının mesleki bağımsızlığını, sürdürülebilirliğini
  • Vatandaşlarımızın güvenli ilaca erişim hakkını

kararlılıkla savunmaya devam edecektir.

Hastalarımızın ilaca ve sağlık ürünlerine en doğru danışmanlıkla ve en güvenilir şekilde erişebileceği tek adres eczanelerimizdir. Eczanelerimizin sunduğu birinci basamak sağlık hizmetinin sürekliliği, ancak ekonomik olarak güçlü ve mesleki bağımsızlığı korunmuş bir eczane yapısıyla mümkündür.

Son olarak Bilimsel eczacılığa, halk sağlığının korunmasına, mesleki değerler ile etik ilkelere olan bağlılığımızı vurguluyor; ülkemizin dört bir yanında görev yapan tüm meslektaşlarımızın 14 Mayıs Bilimsel Eczacılık Günü’nü kutluyoruz.

Halkın gözü ve kulağı olarak ilaç ve eczacılık alanındaki gelişmeleri dikkatle izleyen siz değerli basın mensuplarına teşekkür ediyor, tüm vatandaşlarımıza sağlıklı günler diliyoruz.